white banner
Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri

Yazı Boyutu:

Condé Nast Readers’ Choice Awards sonuçlarına göre dünyanın en iyi küçük ve büyük şehirleri. Okur oylarıyla belirlenen ilham verici rotalar.

Dünyanın her yerini aynı anda görmek mümkün değil. Condé Nast Traveler ekibi ne kadar dolaşırsa dolaşsın, her sokağı, her şehri, her ruh hâlini tek başına yakalayamaz. Neyse ki bu listeyi dünyayı gerçekten gezen okurlar belirliyor.

Bu yıl 38’incisi düzenlenen Condé Nast Readers’ Choice Awards için tam 757.109 oy kullanıldı. Okurlar; İtalya’daki otellerden Botswana safarilerine, yarı özel uçuş deneyimlerinden Amerika’nın yükselen şehirlerine kadar seyahatin bugünkü nabzını tuttu. Ortaya çıkan sonuçla bugün neyin karşılık bulduğunu, neyin kalıcı bir etki yarattığını gösteriyor.

Biz de bu verileri inceleyip, seyahatin şu anki ruh hâlini yansıtan bir şehir haritası çıkardık. Tarihiyle büyüleyenler, sanat ve tasarımla öne çıkanlar, mutfağıyla akılda kalanlar ya da sadece iyi hissettirenler… Bu liste, bir sonraki yolculuğunu planlayanlar için güncel ve güvenilir bir rehber niteliğinde.

Condé Nast okurlarının oylarıyla belirlenen Dünyanın En İyi Şehirleri, bu yıl Küçük Şehirler ve Büyük Şehirler olmak üzere iki ayrı kategoride sıralanıyor. Antik kentlerden çağdaş metropollere, yerel lezzetlerden güneşli sahillere uzanan bu seçkide, herkesin kendine yakın hissedeceği bir şehir var.

Şimdi soru şu: Sıradaki yolculuk neresi?


En İyi Küçük Şehirler


10 – Hobart, Tazmanya – Avustralya

Tazmanya’nın başkenti Hobart’ta marina ve liman manzarası, yelkenli tekneler ve şehir silueti
iStock
  • Öne Çıkanlar: Kunanyi / Mount Wellington manzarası, Bruny Island günübirlik kaçamakları, Port Arthur Historic Site (UNESCO), deniz ürünleri ve lokal şarap sahnesi
  • Atmosfer: Sakin, entelektüel, doğayla barışık
  • Kimler Sever: Kalabalıktan kaçanlar, doğa ve kültür dengesi arayanlar
  • En İyi Zaman: Aralık – Mart (Güney Yarımküre yazı)

Dünyanın ucunda, ama ruhun tam ortasında… Hobart; Avustralya’nın en güneyinde, doğayla medeniyetin kavga etmeden yan yana durabildiği nadir şehirlerden biri. Bir yanında Antarktika rüzgârları, diğer yanında şaşırtıcı derecede zarif bir kültür sahnesi var. Şehir, temposuzluğu bilinçli bir tercih olarak sunuyor.

Hobart’ı anlamanın en iyi yolu yukarıdan bakmak. Kunanyi / Mount Wellington’ın zirvesine çıktığınızda, sisle örtülü koylar, küçük adacıklar ve limana ağır ağır yanaşan gemiler şehrin neden “yavaş” olduğunu fısıldıyor. Aşağıya indiğinizde ise müze gezer gibi gezilen bir şehir görüyorsunuz: Kolonyal mimari, butik galeriler, balıkçı tekneleri ve iyi kahve.

Doğaya kaçmak isteyenler için Hobart adeta bir üs. Bruny Island, deniz yosunlarıyla çevrili sahilleri, vahşi manzaraları ve gastronomik sürprizleriyle “günübirlik, etkisi uzun” rotalardan. Tarih meraklıları içinse Port Arthur bambaşka bir yüz gösteriyor: UNESCO listesinde yer alan bu eski mahkûm yerleşimi, Avustralya’nın karanlık ama gerçek geçmişini tüm çıplaklığıyla anlatıyor.

9 – Valletta, Malta

Malta’nın başkenti Valletta’da tarihi şehir silueti, kubbeli yapılar ve Akdeniz’de yelkenli tekne
iStock
  • Öne Çıkanlar: City Gate & Triton Çeşmesi, Barok kiliseler ve şövalyeler dönemi mimarisi, megalitik tapınak kalıntıları (MÖ 3600)
  • Atmosfer: Tarih yüklü, Akdenizli, dramatik, sıcak
  • Kimler Sever: Tarih meraklıları, mimari sevenler, yavaş gezginler
  • En İyi Zaman: Nisan – Haziran

Valletta, Akdeniz’in sıkıştırılmış bir özeti gibi. Küçük bir alana sığdırılmış binlerce yıl, katman katman bir şehir hafızası… Tarih sokaklarda yürüyor, merdivenlerden inip çıkıyor, denizle göz göze geliyor.

Şehrin simgesi City Gate’ten içeri adım attığınızda, Valletta’nın neden bu kadar özel olduğunu hemen anlıyorsunuz. 16’ncı yüzyıldan kalma savunma duvarları, Korint sütunları ve Art Deco detaylar aynı kadrajda. Hemen altında ise 1950’lerden kalma Triton Çeşmesi, kentin denizcilik geçmişine selam duruşu.

Yokuşlu sokaklar sizi Barok kiliselerle, şövalyelerin izlerini taşıyan yapılarla ve dünyanın en eski megalitik tapınaklarına kadar uzanan bir tarih zinciriyle karşılıyor. MÖ 3600’e tarihlenen bu kalıntılar, Valletta’yı arkeolojik olarak da ağır bir şehir yapıyor. Antik çağdan II. Dünya Savaşı’na uzanan bu zaman aralığı, Avrupa’da kolay bulunur bir şey değil.

Tarihle fazla yüz yüze gelince nefes almak şart. Upper ve Lower Barrakka Bahçeleri tam bu noktada devreye giriyor. Özellikle nisan–haziran aylarında kırmızı, pembe ve beyaz çiçeklerle dolan bahçeler; Grand Harbour manzarasıyla Valletta’nın sert tarihini yumuşatıyor. Şehir bir anda romantikleşiyor, hafifliyor.

8 – Palma, İspanya

Mallorca’nın başkenti Palma’da katedral manzarası, palmiye ağaçları ve Akdeniz kıyısı
iStock
  • Öne Çıkanlar: Palma Katedrali (La Seu), Bellver Kalesi, teras bar & restoran kültürü, beach club’lar ve Akdeniz plajları, Joan Miró Atölyesi
  • Atmosfer: Güneşli, zarif, rahat
  • Kimler Sever: Şehir ve tatil dengesi arayanlar, gastronomi ve tasarım meraklıları
  • En İyi Zaman: Mayıs – Ekim

Palma, Avrupa şehir kaçamaklarının “fazla güzel olduğu için şüphe uyandıran” türünden. Mallorca’nın başkenti ama bir başkentten beklenen ağırlığı yok; aksine hafif, güneşli ve yürüyerek keşfedilecek kadar insancıl. Tarihi merkez kompakt, ritmi yavaş, keyfi yüksek.

Şehrin kalbinde, masaldan fırlamış gibi duran Palma Katedrali (La Seu) var. Gotik mimarisi, denize bakan konumu ve ışıkla kurduğu ilişkiyle Palma’nın görsel imzası. Biraz yukarı çıktığınızda ise Bellver Kalesi karşılıyor sizi: Avrupa’daki nadir dairesel kalelerden biri ve şehir manzarası konusunda son derece iddialı.

Palma’yı Palma yapan detaylar ise yukarıda. Çatı katları, teras bar’lar ve restoranlar neredeyse şehir manzarasını bir sosyal aktiviteye dönüştürmüş durumda. Günde 300’den fazla güneşli gün varken, kimsenin aşağıda kalmaya niyeti yok zaten.

Yemek faslı ciddiye alınmalı. Bar Espanya’da tapasla başlayın; Ca’n Joan de s’Aigo’dan ensaimada alıp yola devam edin. Sonra bir beach club’da günün büyük kısmını “hiçbir şey yapmadan” geçirme lüksünü yaşayın. Palma bunu teşvik eden bir şehir; suçluluk duygusu yok.

Alışverişte zincirleri unutun. Mimbrerîa Vidal gibi el işçiliği, hasır ve dokuma odaklı dükkânlarda adanın ruhunu eve taşıyabilirsiniz. Sanat tarafında ise Joan Miró’nun atölyesi kaçmaz.

Palma, şehir tatili ile ada rehavetini aynı bedende birleştirmiş nadir yerlerden.

7 – Galway, İrlanda

İrlanda’nın Galway kentinde liman manzarası, renkli evler ve sakin şehir silueti
iStock
  • Öne Çıkanlar: Orta Çağ şehir duvarları, Canlı müzik & sanat sahnesi, Aran Adaları ve Cliffs of Moher’a yakınlık, taze deniz ürünleri
  • Atmosfer: Sanatsal, genç, melankolik, sıcak
  • Kimler Sever: Müzik ve edebiyat sevenler, ruhu olan şehir arayanlar
  • En İyi Zaman: Mayıs – Eylül

Galway çoğu kişinin haritada bir “ara durak” sandığı ama yakından bakınca başlı başına bir karaktere sahip şehirlerden.

Batı İrlanda’nın üniversite kenti canlı, genç ve hafif kaotik. Orta Çağ’dan kalma taş duvar kalıntıları şehir merkezinde, hemen yanında çağdaş sanat galerileri, sokak müzisyenleri ve deneysel tiyatro afişleri var. Tarihle bugünün bu kadar rahat karışması Galway’i yaşayan bir şehir yapıyor.

Sanat ve müzik gündelik hayatın parçası. Galway’in 2020’de Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi sahici bir tespitti. Akşamları pub’lardan yükselen canlı müzik sesi, sokak performansları ve festival havası şehirde sürekli bir devinim yaratıyor.

Yemek sahnesi de aynı dengeyi kuruyor. Geleneksel pub mutfağından Michelin yıldızlı restoranlara uzanan geniş bir skalası var. River Corrib ile Galway Bay arasında konumlanan şehirde deniz ürünü meselesi ciddiye alınıyor; tazelik pazarlama cümlesi değil, gerçek.

Konaklama tarafında ise her ruh hâline uygun seçenek mevcut. Samimi B&B’ler Galway’in sıcak tarafını gösterirken, g Hotel & Spa gibi daha cesur tasarımlar şehrin modern yüzünü temsil ediyor.

Galway, İrlanda’nın en “insani” şehirlerinden biri…

6 – San Sebastián, İspanya

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: Pintxo bar kültürü (Parte Vieja), Michelin yıldızlı restoran yoğunluğu, Playa de la Concha, Gros & sörf sahnesi, Monte Igueldo manzarası
  • Atmosfer: Lezzet odaklı, zarif, rahat ama iddialı
  • Kimler Sever: Gastronomi tutkunları, sahil + şehir dengesi arayanlar
  • En İyi Zaman: Mayıs – Eylül

San Sebastián, deniz kenarı şehirlerinin “her şeyden biraz” yapan ama hiçbir şeyi yarım bırakmayan nadir örneklerinden. İlk kural şu: Buraya aç gelinir. Çünkü yemeğin yaşam biçimi olduğu bir şehir.

Bask Bölgesi’nin kalbinde yer alan San Sebastián’da pintxo bar hopping neredeyse ritüel. Parte Vieja’daki barlar “küçük atıştırmalık” tanımını yerle bir ediyor; her tabak bir fikir, her lokma iddialı. Michelin yıldızlı restoran yoğunluğu da cabası. Şehir küçük ama gastronomik özgüveni devasa.

Gündüzleri ritim değişiyor. Playa de la Concha, klasik bir Akdeniz plajından daha zarif. Biraz daha hareket arayanlar için Gros bölgesi var. Sörf kültürü önemli. San Sebastián zarif tatil kasabası ve cool sahil kenti kültürünü aynı anda taşıyabiliyor.

Şehrin ihtişamı yeni değil. 19. yüzyılın sonlarında Kraliçe Maria Cristina’nın favori tatil adresiymiş. O dönemden kalan mimari zarafet hâlâ hissediliyor. En iyi kanıtı ise Monte Igueldo’nun tepesinden görülen manzara: Koy, şehir ve deniz tek bir kompozisyon gibi. Kartpostal klişesi ama haklı bir klişe.

San Sebastián, yemeğiyle, deniziyle, manzarasıyla “iyi yaşam” fikrini fazla bağırmadan anlatıyor.

5 – San Miguel de Allende, Meksika

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: İspanyol Kolonyal mimarisi, Fábrica La Aurora sanat kompleksi, canlı expat & sanatçı topluluğu, Rosewood San Miguel de Allende, Aperi (chef’s table)
  • Atmosfer: Sanatsal, romantik, rafine
  • Kimler Sever: Estetik takıntısı olanlar, yavaş ve şık şehir arayanlar
  • En İyi Zaman: Kasım – Nisan

San Miguel de Allende, bir şehrin nasıl “ünlü” olabileceğinin canlı kanıtı. Mexico City’nin yaklaşık 4 saat kuzeybatısında yer alan yüksek rakımlı şehir, tam 6 yıldır üst üste Condé Nast listesinde yer alıyor. Burada estetik, yaşam biçimine dönüşmüş durumda.

Şehir, özellikle expat sanatçıların etkisiyle yaratıcı bir merkez hâline gelmiş. İspanyol Kolonyal mimarisi, pastel ve canlı renkli cephelerle birleşince ortaya sahne dekoru gibi bir şehir çıkıyor. Her sokak bilinçli, her detay özenli. San Miguel “güzel görünmek” için uğraşmıyor; zaten öyle.

Yaratıcı kalbin attığı yerlerden biri Fábrica La Aurora. Eski bir tekstil fabrikasının galeri, atölye ve pop-up dükkânlara dönüştürülmüş hâli. Saatlerce dolaşıp yerel sanatçılarla sohbet edebilir, şehrin güncel ruhunu yakalayabilirsiniz.

Konaklama tarafında ise Rosewood San Miguel de Allende başlı başına bir olay. Şehrin tam ortasında ama kendi içine kapalı bir vaha gibi. El oyma mobilyalarla döşenmiş geniş odalar ve rooftop tapas bar’dan görülen 360 derecelik şehir manzarası, San Miguel’in romantik tarafını gösteriyor.

Yemek için çıta yüksek. Aperi’de şef masası, şehirdeki en güçlü gastronomi deneyimlerinden biri. Bölgeden gelen taze malzemelerle hazırlanan tabaklar; iddialı ama gösterişsiz.

4 – Lucerne, İsviçre

İsviçre’nin Lucerne kentinde Kapellbrücke köprüsü, göl manzarası ve tarihi şehir silueti
  • Öne Çıkanlar: Kapellbrücke (Avrupa’nın en eski kapalı köprüsü), Lucerne Gölü kıyısı, Alpler manzarası & dağ rotaları, Rathaus Brauerei (yerel bira), Mandarin Oriental Palace, Luzern
  • Atmosfer: Masalsı, düzenli, zarif
  • Kimler Sever: Doğa ve şehir dengesi arayanlar, sakin ve estetik rotalar sevenler
  • En İyi Zaman: Mayıs – Eylül

Lucerne, bir şehrin kartpostala dönüşmüş hâli gibi ama şaşırtıcı biçimde yapay durmuyor. Üzeri kapalı ahşap köprüleri, kuleli yapıları ve rengârenk Eski Şehir dokusuyla bir İsviçre masalının içindeymiş hissi veriyor. Temiz, düzenli, net…

Şehrin bu kadar etkileyici olmasının en büyük sebeplerinden biri konumu. Lucerne Gölü’nün kıyısında yer alıyor ve neredeyse her açıdan İsviçre Alpleri’yle göz göze. Bu da Lucerne’i Alpler’e açılan doğal bir kapı hâline getiriyor. Dağ trenleriyle veya göl turlarıyla yola çıkmak şehir hayatının doğal uzantısı gibi.

Lucerne denince ilk durak Kapellbrücke. Avrupa’nın en eski kapalı ahşap köprüsü olan bu yapı, içindeki tarihi resim panolarıyla birlikte şehrin hafızasını taşıyor. Köprüyü geçtikten sonra yapılacak en doğru şey, Rathaus Brauerei’de durup ev yapımı bir bira içmek. İsviçre disiplinine küçük bir rahatlama molası.

Konaklama tarafında ise çıta yüksek. Mandarin Oriental Palace, Luzern, göl manzarasını her odadan sunan, Art Nouveau mimarisiyle göz alan bir yer. Lucerne’in zarif, sessiz ve pahalı olmayan ama değerli lüks anlayışını net biçimde yansıtıyor.

Lucerne, abartıya ihtiyaç duymadan “en iyiler” listesine girebilen şehirlerden. Her şey yerli yerinde.

Masal Gibi Güzelliği ile İsviçre Seyahat Rehberi

3 – Floransa, İtalya

Floransa gün batımı manzarası – Arno Nehri, Ponte Vecchio ve Duomo Katedrali
  • Öne Çıkanlar: Duomo & Uffizi Galerisi, Ponte Vecchio, Aquaflor Firenze (parfüm atölyesi), Gucci Garden, La Strozzina (çağdaş sanat)
  • Atmosfer: Tarihsel, entelektüel, zamansız
  • Kimler Sever: Sanat ve estetikle yaşayanlar, kültür doygunluğu arayanlar
  • En İyi Zaman: Nisan – Haziran, Eylül – Ekim

Roma kalp, Milano akıl olabilir ama Floransa ruh. Tarih, sanat ve mimaride Floransa’yla boy ölçüşebilen şehir sayısı çok az; hatta yok denebilir. Rönesans’ın doğduğu yer olmak tek başına yeterli bir iddia ama Floransa bununla yetinmiyor.

Duomo’dan Uffizi’ye, Ponte Vecchio’dan Palazzo Vecchio’ya şehir adeta açık hava müzesi. Ama son yıllarda Floransa’yı gerçekten ilginç kılan şey, geçmişe saplanıp kalmaması. “Tarihi şehir” klişesini modern dokunuşlarla bilinçli biçimde kırıyor.

Aquaflor Firenze’de bir usta parfümörle yapılan atölye, şehri sadece görmek değil koklamak isteyenler için mükemmel bir deneyim. Gucci Garden, bir markanın müzeden öte bir anlatıya dönüşebileceğinin kanıtı; moda tarihine içeriden bakma fırsatı sunuyor. La Strozzina ise Floransa’nın çağdaş sanatla kurduğu güncel ilişkiyi gösteriyor.

Gastronomi tarafı zaten tartışmaya kapalı. Floransa’da “yerel” olanı denemeden olmaz. İşkembe bazlı sokak lezzeti panino al lampredotto ilk bakışta göz korkutabilir ama Floransalılar için kutsal. Şehri gerçekten anlamak isteyenin bir noktada bu sandviçle yüzleşmesi şart.

Floransa Seyahat Rehberi

2 – Puerto Vallarta, Meksika

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: Zona Romántica (Old Town), Ocean Grill (tekneyle ulaşılan restoran), Yelapa Beach, Pasifik gün batımları, deniz ürünleri & sahil mutfağı
  • Atmosfer: Rahat, tropikal, keşfedildikçe açılan
  • Kimler Sever: Kalabalıktan kaçmayı bilen gezginler, “sessiz lüks” sevenler
  • En İyi Zaman: Kasım – Nisan

Puerto Vallarta’nın kruvaziyer kalabalıkları, aşırı turistik plajlar ve bahar tatilinde kontrolden çıkan barlar gibi kötü bir ünü var ama aslında bu etiketinin çok ötesinde bir şehir. Vallarta’yı gerçekten tanımak için merkezden biraz uzaklaşmak gerekiyor.

Evet, Old Town (Zona Romántica) hâlâ cazibesini koruyor. Arnavut kaldırımlı sokaklar, begonvillerle kaplı balkonlar ve Pasifik’e doğru açılan gün batımlarıyla klasik bir Meksika kartpostalı. Ama asıl hazine, turist rotasından saptığınızda başlıyor.

Kısa bir tekne yolculuğuyla ulaşılan Ocean Grill bunun en iyi örneği. Kayalık bir koyun içine kurulmuş, açık havada, rezervasyonsuz girilemeyen öğle yemeği mekânı; ızgara ıstakozuyla Puerto Vallarta’nın “sessiz lüks” yüzünü gösteriyor. Gürültü yok, acele yok, menü iddialı.

Bir diğer kaçış noktası Yelapa Beach. Yalnızca tekneyle ulaşılabilen sahil, Vallarta’nın bozulmamış tarafını temsil ediyor. Balık takosu alın, bir hamakta uzanın, saat kavramını unutun. Burada yapılacak en iyi aktivite hiçbir şey yapmamak.

1 – Victoria, Kanada

Kanada’nın Victoria kentinde Vancouver Island kıyısı, okyanus manzarası ve sahil evleri
iStock
  • Öne Çıkanlar: Swartz Bay feribot yolculuğu, Fairmont Empress, High tea kültürü, Viktoryen mimari & bahçeler, Vancouver Island road trip & antik ormanlar
  • Atmosfer: Zarif, sakin, Britanyalı
  • Kimler Sever: Yavaş seyahat sevenler, doğa ve şehir dengesi arayanlar
  • En İyi Zaman: Mayıs – Eylül

Victoria, “günübirlik kaçamak” diye küçümsenen ama yakından bakıldığında başlı başına bir destinasyon olduğunu hemen kanıtlayan şehirlerden. Vancouver’dan yapılan feribot yolculuğu bile başlı başına bir olay: Swartz Bay’e doğru ilerlerken Pasifik’in dinginliği, adaya adım atmadan önce tempoyu düşürüyor.

British Columbia’nın başkenti olan Victoria, Kanada’nın en “Britanyalı” şehri ve bunu gizleme ihtiyacı da duymuyor. Viktoryen mimari, düzenli bahçeler, çiçekli yürüyüş yolları ve elbette çay kültürü… High tea ciddiyetle ele alınan bir ritüel.

Şehrin simgesi Fairmont Empress gerçek bir ikon. Bucket list’lik bu otelde Fairmont Gold odalarda konaklayanlar, özel waterfront lounge erişimiyle Victoria’nın lüks anlayışını birebir yaşıyor. Manzara sakin, hizmet kusursuz, atmosfer zamansız.

Yeme-içme tarafında da İngiliz etkisi göreceksiniz. Pastaneler, fırınlar ve çay evleri şehrin günlük ritmini belirliyor. Venus Sophia, özellikle hamur işleriyle öne çıkan duraklardan.

Şehirden biraz uzaklaştığınızda ise bambaşka bir Kanada başlıyor. Vancouver Island boyunca yapılan road trip, antik ormanlar, sisli yollar ve insanı bilinçli şekilde koparan manzaralar sunuyor.


En İyi Büyük Şehirler


10 – Phnom Penh, Kamboçya

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: Royal Palace & Silver Pagoda, Mekong Nehri tekne turları, Raffles’ta afternoon tea, Russian Market (Psar Toul Tom Poung), Tuol Sleng Genocide Museum, Choeung Ek Genocidal Centre
  • Atmosfer: Yoğun, tarih yüklü, canlı
  • Kimler Sever: Kültürle yüzleşmeyi seven gezginler, Güneydoğu Asya’yı derinlikli yaşamak isteyenler
  • En İyi Zaman: Kasım – Şubat

Phnom Penh, hem zarif hem sert, hem canlı hem de yüzleşmeye açık. Kamboçya’nın başkenti olarak, ülkenin geçmişiyle bugünü arasındaki tüm gerilimi çıplak biçimde taşıyor ve bundan kaçmıyor.

Şehri tanımaya yemekle başlamak en doğrusu. Sokak tezgâhlarında slurp edilerek yenen noodle’lar, Phnom Penh’in gündelik ritmini veriyor. Öte yandan Raffles’ta alınan bir afternoon tea, sömürge döneminden kalan aristokrat bir zarafeti hatırlatıyor. Akşamüstü Mekong Nehri’nde yapılan bir tekne turu ise şehrin karmaşasını yumuşatıyor; Phnom Penh’in en dingin hâli suyun üzerinde ortaya çıkıyor.

Kraliyet Sarayı ve Silver Pagoda, şehrin görkemli yüzü. Zümrüt ve elmas detaylarla bezeli bu yapılar, Kamboçya’nın estetik anlayışını ve kraliyet geleneğini gözler önüne seriyor. Birkaç sokak ötede ise Russian Market (Psar Toul Tom Poung) bambaşka bir enerji sunuyor: Ahşap oymalar, yerel baharatlar, geleneksel Khmer enstrümanları… Phnom Penh’in üretken, yaşayan tarafı.

Choeung Ek Genocidal Centre ve Tuol Sleng Soykırım Müzesi, Kamboçya’nın Khmer Rouge dönemindeki karanlık tarihine bakmanızı sağlıyor. Zor, sarsıcı ama kaçınılmaması gereken duraklar. Phnom Penh’i anlamak için bu yüzleşme şart; çünkü bugünkü şehir, tam da bu geçmişin içinden çıkmış durumda.

Phnom Penh seyahat ederken bir şey öğreten şehirler arayanlar için çok kıymetli.

Uzak Doğu’nun Gizli Cenneti: Kamboçya

9 – Montreal, Kanada

Kanada’nın Montreal kentinde gece şehir silueti, nehir kıyısı ve dönme dolap manzarası
iStock
  • Öne Çıkanlar: Old Montreal & Notre-Dame Bazilikası, çağdaş sanat müzeleri, eklektik bar kültürü, Joe Beef & Au Pied de Cochon, tasarım odaklı oteller
  • Atmosfer: Kozmopolit, yaratıcı, hafif asi
  • Kimler Sever: Avrupa ruhu arayanlar, gastronomi ve sanat meraklıları
  • En İyi Zaman: Mayıs – Ekim

Montreal, Kanada’nın en kozmopolit şehri olma iddiasını bilinçli bir özgüvenle taşıyor. Quebec’in en büyük kenti; Fransız kültürüyle kurduğu güçlü bağ sayesinde Kuzey Amerika’da benzeri zor bulunan bir kimliğe sahip. İlk bakışta romantik, yakından bakınca isyankâr.

Old Montreal (Vieux-Montréal), şehrin kartpostallık yüzü. Arnavut kaldırımlı sokaklar, taş cepheli binalar ve Gotik Revival tarzındaki Notre-Dame Bazilikası ile Avrupa hissi güçlü. Ama Montreal’i sadece bu nostaljik mahalleye indirgemek büyük hata olur.

Şehrin asıl enerjisi çağdaş sanat müzelerinde, deneysel sergilerde, eklektik barlarda ve tasarım odaklı otellerde ortaya çıkıyor. Montreal, düzenli ve steril değil; bilinçli biçimde biraz dağınık, biraz başına buyruk. Bu yüzden yaratıcı.

Yeme–içme sahnesi ise şehrin en güçlü kozu. Fransız mutfağının temeli üzerine kurulu ama kurallara saplanmayan bir gastronomi anlayışı var. Klasik brasserie’lerden wine bar’lara kadar geniş bir yelpaze sunuyor. Joe Beef ve Au Pied de Cochon gibi mekânlar, Montreal’i dünyanın gastronomi haritasına sokan adresler.

8 – Edinburgh, İskoçya

İskoçya’nın başkenti Edinburgh’ta tarihi şehir merkezi, gotik mimari ve akşam manzarası
iStock
  • Öne Çıkanlar: Edinburgh Kalesi, Royal Mile, gotik mimari & Eski Şehir, Edinburgh Festival Fringe (Ağustos), gelişen gastronomi & kokteyl sahnesi
  • Atmosfer: Tarihi, entelektüel, dramatik
  • Kimler Sever: Sanat ve edebiyat sevenler, karakterli şehir arayanlar
  • En İyi Zaman: Ağustos (festival dönemi), Aralık – Şubat (kış romantizmi)

Edinburgh eskiden “off-season”ı olan bir şehirdi. Artık yok. Çünkü herkes aynı şeyi fark etti: İskoçya’yı anlamanın en kısa yolu buradan geçiyor. Gotik mimarisi, arnavut kaldırımlı Royal Mile’ı ve 12. yüzyıldan beri tepeden şehri izleyen kalesiyle Edinburgh, ilk bakışta tarih dersi gibi duruyor.

Edinburgh’un en güçlü tarafı, eskiyle yeniyi kavga ettirmeden yan yana koyabilmesi. Ağustos ayında düzenlenen ve bir ay süren dünyaca ünlü Edinburgh Festival Fringe, şehri adeta ele geçiriyor. Tiyatro, performans sanatı, stand-up, deneysel işler… Sokaklar sahneye dönüşüyor. Uzun günler ve nispeten yumuşak hava bu yoğunluğu taşıyabiliyor.

Edinburgh sadece yazın parlayan bir şehir değil. Kışın romantik, hatta biraz melankolik bir tarafı var. Sisli sabahlar, taş binalar, mum ışığında uzayan akşam yemekleri… Şehir kışın daha sessiz. Son yıllarda yükselen yemek sahnesi ve içki kültürü de bu deneyimi güçlendiriyor. Kokteyl bar’lar, doğal şarap durakları ve iyi restoranlar Edinburgh’un yeni yüzünü temsil ediyor.

7 – Vancouver, Kanada

Kanada’nın Victoria kentinde Vancouver Island kıyısı, okyanus manzarası ve sahil evleri
  • Öne Çıkanlar: Grouse Mountain & teleferik,güçlü çağdaş sanat sahnesi, çok kültürlü gastronomi, Vij’s, Savio Volpe, Bao Bei, kano, kayak, doğa sporları
  • Atmosfer: Dinamik, özgür, doğayla iç içe
  • Kimler Sever: Şehir ve outdoor dengesi arayanlar, iyi yemek peşinde olanlar
  • En İyi Zaman: Haziran – Eylül

Vancouver, “çok şey vaat edip hepsini aynı anda sunabilen” şehirlerden. Bir liman kenti olarak Pasifik’e açılıyor; bir metropol olarak yaratıcı, rekabetçi ve enerjik. Asıl farkı, gündelik hayatın parçası olarak sunması.

Şehir, güçlü ve üretken bir sanat sahnesine sahip. Galeriler, performans alanları ve yaratıcı topluluklar sürekli hareket hâlinde. Aynı zamanda Kanada’nın etnik açıdan en çeşitli şehirlerinden biri olması, Vancouver’ı ülkenin gastronomi başkentlerinden biri yapıyor. Yemek, kültürel bir ifade biçimi.

Grouse Mountain’a teleferikle çıkıp manzarayı izledikten sonra şehre inip bambaşka mutfaklara geçmek mümkün. Vij’s’te Hint mutfağının rafine yorumları, Savio Volpe’de iddialı İtalyan tabakları, Bao Bei’de Çin klasiklerine modern dokunuşlar… Vancouver’da “ne yesek?” sorusu her zaman keyifli bir problem.

Vancouver’ı gerçekten özel yapan, bu çeşitliliğin arasına sıkışmış doğal özgürlük hissi. Bir gün şehir merkezinde beş yıldızlı bir akşam yemeği yiyip, ertesi gün kayak koltuğundan şehrin siluetini izlemek ya da bir kano üzerinde skyline’a karşı kürek çekmek mümkün.

6 – Paris, Fransa

Paris’te Eyfel Kulesi ve Seine Nehri’nin gün batımında, ağaçlarla çevrili kıyılar ve teknelerle birlikte görünen manzarası.
  • Öne Çıkanlar: Eyfel Kulesi & gece ışıkları, dünya çapında fine dining restoranlar, kafeler & bistrolar, Louvre Müzesi, Orsay Müzesi, Rodin Müzesi, lüks büyük mağazalar
  • Atmosfer: Zamansız, romantik, kültürel
  • Kimler Sever: Gastronomi tutkunları, sanat ve şehir estetiği arayanlar
  • En İyi Zaman: Nisan – Haziran, Eylül – Ekim

Paris hakkında söylenmemiş ne kaldı? Işıklar Şehri, Aşk Şehri… Hepsi doğru, hepsi biraz fazla kullanılmış. Paris bu lakapları hâlâ taşıyabiliyor. Zaman aşımına uğramıyor.

Dünyanın fine dining anlayışını şekillendiren restoranlar burada doğdu; hâlâ da yön veriyor. Ama Paris’i sadece “büyük masalar” şehri sanmak hata. Asıl Paris, saatlerce oturulan küçük kafelerde, tek bir kahveyle geçen öğleden sonralarda. Kimse acele ettirmiyor; şehir zamanla pazarlık yapmıyor.

Bir yanda Eyfel Kulesi’nin gece ışıkları, diğer yanda vitrinleriyle tiyatro dekoru gibi duran lüks büyük mağazalar… Paris, ihtişamı bağırmadan sergiliyor. Kültür tarafında ise seçenek çok: Rodin’in karşısında sessizce durmak isteyen de var, Louvre’da kalabalığın içine karışmak isteyen de.

Paris aynı anda birçok kişiye hitap edebilen nadir şehirlerden. Yemeği çatalla bıçakla keşfetmek isteyen gastronomlar, sanat karşısında donup kalmayı seven kültür meraklıları, “Emily in Paris”le şehre romantik bir merak duyanlar… Paris kimseyi dışlamıyor.

Paris Seyahat Rehberi

5 – Seoul, Güney Kore

Güney Kore’nin Seoul kentinde orman içindeki geleneksel tapınak ve sonbahar manzarası
  • Öne Çıkanlar: Gyeongbokgung & Changdeokgung Sarayları, Han Nehri & şehir parkları, k-beauty & wellness kültürü, sokak yemekleri ve Michelin sahnesi, Gangnam, Hongdae, Itaewon
  • Atmosfer: Dinamik, dengeli, çok katmanlı
  • Kimler Sever: Kültür ve teknoloji dengesini arayanlar, trendleri yerinde yaşamak isteyenler
  • En İyi Zaman: Nisan – Mayıs, Eylül – Ekim

Eğer bir şehir “ikilik” kavramını bu kadar iyi taşıyabiliyorsa, o şehir Seoul’dür. Bir yanda k-pop, k-beauty, k-drama rüzgârıyla küresel pop kültürün merkezlerinden biri; diğer yanda 2 bin yılı aşan, katmanlı ve zaman zaman sert bir tarih. Seoul bu iki uç arasında savrulmuyor, denge kuruyor.

Güney Kore’nin başkenti ve en büyük kenti olan Seoul, 26 milyonu aşan metropol nüfusuna rağmen kaotik hissettirmeyen nadir mega şehirlerden. Antik saraylar ile cam cepheli gökdelenler, tapınak sessizliği ile neon ışıklı gece hayatı, dağ yürüyüşleri ile hiper-teknolojik mahalleler aynı şehir planının parçası gibi çalışıyor.

Gyeongbokgung ve Changdeokgung gibi Joseon Hanedanlığı sarayları, şehrin tarihsel omurgasını oluştururken; Gangnam, Itaewon ve Hongdae gibi semtler Seoul’ün çağdaş, genç ve küresel yüzünü temsil ediyor. Doğa da arka planda değil: Şehrin içinden geçen Han Nehri, parklar ve yürüyüş rotalarıyla nefes alan bir alan yaratıyor.

Seoul aynı zamanda küresel bir güzellik, wellness, sanat ve mutfak başkenti. Sokak lezzetlerinden Michelin yıldızlı restoranlara uzanan gastronomi sahnesi; cilt bakım kliniklerinden geleneksel jjimjilbang’lere kadar geniş bir wellness kültürü sunuyor. Üstelik her bütçeye hitap eden bir çeşitlilikle.

4 – Singapur

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: Supertree Grove & yeşil şehir vizyonu, Marina Bay Sands & infinity pool, Atlas (gin bar), Hawker center’lar, çağdaş sanat & inovasyon ekosistemi
  • Atmosfer: Yüksek tempolu, futuristik, rafine
  • Kimler Sever: Gelecek odaklı şehirleri sevenler, gastronomi ve tasarımı bir arada arayanlar
  • En İyi Zaman: Şubat – Nisan

Singapur, Condé Nast Readers’ Choice Awards’ta neden her yıl üst sıralarda yer alıyor sorusunun cevabını kendisi veriyor: Sürekli değişiyor. Yedinci kez ilk beşte yer alan bu şehir-devlet, artık “aktarma noktası” olarak anılmayı çoktan geride bıraktı. Bir kez gelip yıllar sonra tekrar dönenler, aynı şehri bulmayı beklemesin.

Sanat sahnesi hızla büyüyor; çağdaş galeriler, müzeler ve kamusal sanat projeleri şehrin steril algısını kırıyor. Otel açılışları neredeyse takvimle takip edilemeyecek hızda. Ama asıl mesele estetikten ibaret değil: Singapur, start-up kültürü, inovasyon ve sürdürülebilirlik konularında dünyanın en iddialı şehirlerinden biri. Supertree Grove ve “yeşil şehir” vizyonu bunun en görünür simgeleri.

Gündüzleri yüksek tempolu, akşamları ise şaşırtıcı derecede keyifli. Atlas’ta 1.000’den fazla cin arasından seçim yapmak, şehirdeki lüks anlayışının ne kadar rafine olduğunu gösteriyor. Marina Bay Sands ise artık bir otelden çok, Singapur deneyiminin kendisi. O meşhur infinity pool, hâlâ abartıldığı kadar etkileyici.

Yemek meselesine gelince… Singapur’un asıl gücü burada. Hawker center’larda tek bir mekândan çıkmadan Çin, Malay, Hint ve Peranakan mutfağı arasında dolaşmak mümkün. Michelin yıldızlı restoranlarla sokak yemeğinin bu kadar yan yana durabildiği başka bir şehir zor bulunur.

3 – Cape Town, Güney Afrika

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: Table Mountain, Atlantik kıyısı & plajlar, Zeitz MOCAA, Belmond Mount Nelson Hotel, bağ rotaları & chenin blanc, Robben Island
  • Atmosfer: Dramatik, çok katmanlı, güçlü
  • Kimler Sever: Doğa, sanat ve tarih üçlüsünü birlikte isteyenler
  • En İyi Zaman: Kasım – Mart

Cape Town, manzarayla yetinmeyen şehirlerden. Coğrafya hikâyenin kendisi. Bir yanda Table Mountain’ın yükselişi, diğer yanda köpekbalıklarıyla meşhur Atlantik’in sert suları… Şehrin silueti baştan sona yüksek tansiyonlu.

Bu görsel ihtişamın ortasında, Cape Town çok katmanlı bir şehir. Kolonyal dönemin Belmond Mount Nelson gibi “grand dame” otelleri hâlâ zarif bir ihtişamla ayakta. Hemen yanında ise çağdaş mimarinin iddialı örnekleri var. Thomas Heatherwick imzalı Zeitz MOCAA, dünyanın en önemli çağdaş sanat müzelerinden biri. Eski bir tahıl silosunun dönüştürülmesiyle ortaya çıkan yapı, Cape Town’un geçmişle bugünü nasıl dönüştürdüğünün simgesi.

Gündüzleri tempo değişebilir. Clifton ve Camps Bay plajlarında uzanmak, şehrin “Mother City” lakabının nedenini anlamak için yeterli. Bir gün sonra ise çevredeki bağlara geçip chenin blanc eşliğinde bambaşka bir Güney Afrika yaşamak mümkün.

Robben Island ziyareti, Cape Town’ın en ağır ama en gerekli parçası. Nelson Mandela’nın 18 yıl boyunca hapsedildiği ada, Güney Afrika’nın karmaşık ve acı dolu tarihine doğrudan bakmanızı sağlıyor. Bu yüzleşme, şehrin bugünkü enerjisini daha anlamlı kılıyor.

Cape Town Şehir Rehberi

2 – Kyoto, Japonya

Kyoto’da sonbahar mevsiminde Toji Pagodası ve çevresindeki ağaçlar
  • Öne Çıkanlar: 1.600 Budist tapınağı & 400 mabet, Kinkaku-ji (Altın Tapınak), Arashiyama Bambu Ormanı, Pontocho Alley, Kiyomizudera, klasik sanat & zanaat kültürü
  • Atmosfer: Meditatif, tarihsel, derin
  • Kimler Sever: Kültürle bağ kurmak isteyenler, yavaş ve bilinçli seyahat sevenler
  • En İyi Zaman: Mart – Nisan (sakura), Ekim – Kasım (sonbahar)

Tokyo Japonya’nın kalbi olabilir; Kyoto ise ruhu. Yüzyıllarca imparatorluk başkenti olan şehir, bugün hâlâ ülkenin kültürel belleğini taşıyor. 1.600 Budist tapınağı, 400’ü aşkın Shinto mabedi ve 200’den fazla bahçesiyle Kyoto, yaşayan bir gelenek.

Kyoto’yu özel kılan şey yeniliğin sessizce filizlendiği bir şehir olması. Thomas Edison’un ilk ampulünün filamanında kullanılan bambunun burada yetişmiş olması tesadüf değil. Japonya’nın ilk tramvayı Kyoto sokaklarında çalıştı. Nintendo ise bu şehirde, arka sokaklardaki mütevazı bir oyun kâğıdı atölyesinden çıkıp küresel bir oyun devine dönüştü. Yani Kyoto geçmişten güç alan bir inovasyon alanı.

Elbette ziyaretçilerin peşinden koştuğu imgeler hâlâ burada. Kiraz çiçekleri, altın ışığıyla Kinkaku-ji Tapınağı, Arashiyama’nın bambu ormanı… Son yıllarda Kyoto’nun en ikonik noktaları daha da yoğun ilgi görüyor. Pontocho Alley’de akşam yürüyüşleri, Kiyomizudera’nın ahşap terasından şehre bakmak artık küresel bir hac yolculuğu gibi.

Japonya’nın Kültürel Mirası: Kyoto’ya Yolculuk

1 – Tokyo, Japonya

Seyahatin Yeni Haritası: Dünyanın En İyi Şehirleri
  • Öne Çıkanlar: Neon skyline & geleneksel tapınaklar, dünyanın en fazla Michelin yıldızına sahip şehri, Kikanbo (ramen), Bar Ben Fiddich (Japon viskisi), sokak modası & tasarım kültürü
  • Atmosfer: Yoğun, hipnotik
  • Kimler Sever: Zıtlıkları sevenler, gastronomi ve kültür takıntısı olanlar
  • En İyi Zaman: Mart – Mayıs, Eylül – Kasım

Tokyo’nun listelerde sürekli üst sıralarda yer alması tesadüf değil. Tokyo’da neon ışıklarıyla parlayan gökdelenlerin birkaç sokak ötesinde sessiz tapınaklar, kuralları yüzyıllardır değişmeyen ritüeller ve neredeyse fısıltıyla akan bir gündelik hayat var. Tokyo hem aşırı uyarıcı hem de dingin.

Şehir bir rüya gibi: Uyanmak istemediğiniz ama kontrolünü de tamamen kaybetmediğiniz bir rüya. Sokak modasında dünyanın geri kalanını yönlendiren Tokyo, aynı anda geleneksel görgü kurallarına ve inceliğe de sıkı sıkıya bağlı.

Gastronomi tarafı ise tartışmasız. Tokyo, dünyadaki en fazla Michelin yıldızına sahip şehir ve bu fine dining’le sınırlı değil. Bir tabureye oturup Kikanbo’da deneysel bir ramen kasesine gömülmek de Tokyo mutfağının parçası. Ya da Bar Ben Fiddich’te nadir Japon viskilerinin peşine düşmek…

Tokyo’nun gücü, her seçeneği ciddiye almasında. İster ilk kez gelmiş olun, ister onuncu kez… Şehir aynı mesafede duruyor. Kendini satmıyor ama içine çekiyor.

Tokyo Seyahat Rehberi: Gelenekle Geleceğin Buluşma Noktası

Kapak Görseli: iStock

Gülüm Dağlı
Gülüm Dağlı Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için