white banner
Sinema ve Sanat Dünyasından Zamana Direnen Aşk Hikayeleri

Yazı Boyutu:

Sinema, moda ve sanat dünyasından modern zamanların unutulmaz aşk hikayeleri; Grace Kelly’den Audrey Hepburn’e efsane çiftler.

Aşk bazen bir film setinde, bazen bir saray bahçesinde, bazen de iki yalnız ruhun anlaşmasında başlar. Modern zamanların unutulmaz aşk hikayeleri; tutkuyu, fedakârlığı ve birlikte dönüşmeyi anlatan gerçek ilişkilerden doğdu.

Sinema, moda, sanat ve müzik dünyasından efsane çiftlerin zamana meydan okuyan ilişkilerini; aşkın farklı yüzleriyle hatırlıyoruz.


Masal Gibi Ama Gerçek


Grace Kelly & Monako Prensi III. Rainer

6 Mayıs 1955 Cuma günü, Grace Kelly için takvimdeki diğer günlerden biri gibiydi. Yeni filmi için basına konuşacak, röportajlar verecek, kuaförüne uğrayacak ve akşamında Monako Prensi onuruna düzenlenen gala yemeğine katılacaktı. Avrupa turnesinin yorgunluğu nedeniyle daveti neredeyse iptal etmeyi düşünse de, Grace son anda karar değiştirdi ve sarayın bahçesinde gerçekleşen bu kalabalık davete katıldı. İşte o akşam, sayısız gazeteci, kraliyet mensubu ve fotoğrafçının arasında Prens Rainier ile ilk kez karşılaştı.

Bu ilk buluşma fazlasıyla mesafeli ancak etkisi derindi. Prens Rainier, Grace’in zarafetinden ve entelektüel duruşundan etkilendiğini gizlemezken; Grace de onu Avrupa’nın en gizemli ve büyüleyici bekarı olarak gördü. Kısa süre içinde, romantik bir beklentiden uzak şekilde mektuplaşmaya başladılar. Zamanla satırlar; resmi nezaketin ötesine geçti, çocukluk anılarına, korkulara ve hayata dair en kişisel ayrıntılara uzandı.

Prens Rainier’le evlendiğimde onun temsil ettikleriyle veya ne olduğuyla değil; kendisi ile evlendim. Ona, aksi bir düşünceye meydan vermeyecek kadar aşık oldum.

Grace Kelly

Aylar sonra, ortak bir aile dostlarının evinde düzenlenen bir Noel yemeği onları yeniden bir araya getirdi. Bu kez, birkaç gün süren sakin bir tatil eşliğinde birbirlerine daha da yakınlaştılar. Sessizce büyüyen bu ilişki, Prens Rainier’in evlilik teklifiyle birlikte “modern zamanların en büyülü masalı”na dönüştü.

Wallis Simpson & Edward VIII

Wallis Simpson ve Edward VIII’in aşkı, tahtın yerinden oynadığı anla hatırlanır. Edward, Britanya kralıyken Wallis’e âşık oldu. Wallis ise kraliyetin ihtişamından çok, kendisini olduğu gibi gören bir adama bağlandı. Bu aşk, baştan itibaren kabul görmeyecek kadar gerçekti.

Wallis boşanmış bir kadındı; Edward ise bir imparatorluğun simgesi. Dönemin ahlak anlayışı, siyaset ve monarşinin katı kuralları bu birlikteliğe kapalıydı. Edward’dan beklenen netti: Taht mı, Wallis mi? Cevabı ise tarihe geçecek kadar sarsıcı oldu. 1936 yılında Edward VIII, krallıktan feragat etti.

Evlilikleri sürgünle başladı. Windsor Dükü ve Düşesi olarak Avrupa’da, kalabalıklardan uzakta, yalnız bir hayat kurdular. Wallis, hayatı boyunca “tahtı bıraktıran kadın” olarak anılsa da; Edward için o, vazgeçmeye değer tek şeydi.

Bu ilişki büyük bir romantizm kadar büyük bir yalnızlık da taşıyor. Aşkın bazen seçim meselesi olduğunu hatırlatıyor…


Tutku ve Yıkım Arasında


Elizabeth Taylor & Richard Burton

İlişkileri ilk kez 1961 yılında, Cleopatra filminin çekimleri sırasında başladı; her ikisi de o dönem başkalarıyla evliydi. Setin tansiyonu kamera arkasında da yüksekti. İlk öpüşmeleri, yönetmenin “kestik” demesinin ardından bile bitmedi; bu, geri dönüşü olmayan bir tutkunun habercisiydi.

Mart 1964’te Montreal’deki Ritz-Carlton Hotel’de evlendiler. Elizabeth Taylor, bu ihtişamlı düğünde sarı şifon bir elbise giydi; görünümünü vadi zambaklarından oluşan bir buket ve Richard Burton’ın hediye ettiği zümrüt broş tamamladı. 10 yıl süren, inişli çıkışlı ilişkileri; yalnızca skandallarla değil, efsanevi mücevherlerle de hatırlanıyor. 70 karatlık damla kesim elmas yüzüğün Taylor-Burton Diamond olarak anılması tesadüf değil…

Ne yaptığımın farkındaydım, Richard’ı sevmek yanlıştı; ancak buna engel olamıyordum. Aslına bakarsanız bundan kaçmaya da çalışmadım.

ELIZABETH TAYLOR

Bu tutkunun en mahrem tanıkları ise mektuplardı. Richard’ın Elizabeth’e yazdığı 40’ı aşkın aşk mektubundan birini, onun yan odada uyuduğu bir gecede kaleme aldığı anlatılır. Ancak birbirlerini ne kadar çok sevseler de, bu aşk huzurdan çok fırtına üretir. Çift, Temmuz 1973’te ayrılır; boşanmaları Ekim 1974’te resmileşir. 1 yıl sonra yeniden evlenseler de, ikinci evlilikleri ilkinden daha kaotik geçer ve yalnızca 10 ay sürer.

Bir daha evlenmezler. Yine de birbirlerini sevmekten vazgeçmezler. Baştan sona yoğun, dramatik ve yıpratıcı olan bu ilişki; ironik biçimde onları bir arada tutamayacak kadar güçlüdür. Yıllar geçse de eskimeyen şey ise tam olarak budur…

Richard’ı ruhumdaki her bir dokuyla sevdim; ancak biz birlikte olamayız. Bir aradayken çok yıkıcı hale geliyoruz.

ELIZABETH TAYLOR

Frank Sinatra & Ava Gardner

Hollywood’da bir efsaneye dönüşmüş, aşk şarkılarının ustası ve her genç kızın hayali olan Frank Sinatra; akıl almaz güzelliği ve sarsıcı cazibesiyle Ava Gardner’a âşık olduğunda, 20 yıllık eşi Nancy Sinatra’dan ayrıldı. Bu karar, hayranları için büyük bir hayal kırıklığıydı. Ancak Sinatra ile Gardner’ın ilişkisi, baştan itibaren kıskançlık, öfke ve kontrol duygusuyla beslendi. İkisi de çabuk sinirleniyor, sert kavga ediyor; ama aynı hızla barışacak kadar birbirlerine bağımlıydı.

Daima ve sonsuza dek iki aşık olduk. Bunlar büyük kelimeler, biliyorum; ama ne olursa olsun her zaman birbirimizi seveceğimizi gerçekten hissediyorum.

AVA GARDNER

Ava’nın yıldızı televizyon ve sinema dünyasında giderek yükselirken, Frank’in kariyeri sarsılmaya başladı. Gölgede kalma ve terk edilme korkusu, Sinatra’yı içten içe kemiriyordu. Onun yeniden ayağa kalkmasını isteyen Ava, Frank için From Here to Eternity filminde bir rol ayarlayarak kariyerinde dönüm noktası yarattı. Bir süreliğine her şey yolunda gitti: Hollywood partileri, bitmek bilmeyen senaryolar, alkışlar ve flaşlar… Ancak bu yoğunluk, onları birbirlerinden uzaklaştırdı. Aynı evde, aynı şehirde ama ayrı hayatlarda yaşamaya başladılar.

Birbirlerini hâlâ çok sevmelerine rağmen, 1957 yılında boşandılar. Ayrılığın ardından Ava İspanya’ya taşındı ve bir daha evlenmedi. Frank ise rol aldığı her filmin setinde, soyunma odası aynasına Ava’nın fotoğrafını astı; onu hayatından çıkarsa da kalbinden çıkaramadı.

Yıllar içinde Ava, ağır sigara alışkanlığına bağlı sağlık sorunlarıyla mücadele ederken, masrafları Frank tarafından karşılanan bir dizi tıbbi müdahaleden geçti. Yine de 1990 yılında hayata veda etti. Ardında ise Frank Sinatra’nın yazdığı en samimi, en kırılgan itiraflardan biri kaldı: I’m a Fool to Want You.

Frida Kahlo & Diego Rivera

Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın aşkı, huzur arayanlara göre değil. Bu ilişki bir ateş! Yaktı, dönüştürdü, iz bıraktı. Frida için Diego hayranlık duyulan bir usta, uğruna acıya katlanılan bir tutkuydu. Diego içinse Frida, karşı konulamaz bir güç; hem ilham hem baş edilemez bir varlıktı.

Aralarındaki yaş farkı, Diego’nun bitmek bilmeyen sadakatsizliği ve Frida’nın bedenini ömür boyu esir alan sağlık sorunları bu aşkı sürekli sınadı. Defalarca yaralandılar, ayrıldılar, yeniden evlendiler. Frida, Diego’nun ihanetlerini affetmekle affetmemek arasında gidip gelirken, acısını tuvallerine taşıdı. Resimleri, bu ilişkinin tanıklarıydı: Kırık bedenler, yaralı kalpler, ayakta duran bir ruh…

Diego, Frida’yı terk edemedi. Frida da Diego’dan vazgeçemedi. Birbirlerine iyi gelmedikleri anlar oldu; ama birbirleri olmadan da eksik kaldılar. Bu aşk karşılıklı bir çekim ve yıkım üzerine kuruldu.

Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın hikâyesi, aşkın her zaman iyileştirici olmadığını hatırlatıyor…

Marianne Faithfull & Mick Jagger

Marianne Faithfull ve Mick Jagger’ın aşkı, 1960’ların baş döndüren özgürlük hissiyle başladı. Müzik yükseliyor, kurallar gevşiyor, gençlik kendi sesini yeni yeni buluyordu. Marianne henüz çok gençti. Mick ise sahnenin merkezinde, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir figürdü. Birbirlerine çekilmeleri kaçınılmazdı.

Bu ilişki aynı zamanda yaratıcıydı. Marianne, Rolling Stones evreninin ilham kaynaklarından biri hâline geldi; Mick’in şarkı sözlerinde izleri dolaştı. Ancak şöhretin yükseldiği bu dünyada, aşk korunaksızdı. Partiler, turneler, bağımlılıklar ve sürekli göz önünde olma hâli, ilişkiyi aşındırdı.

Marianne için bu aşk, aynı zamanda bir düşüştü. Kimliğini, sesini ve yönünü kaybettiği yıllar başladı. Mick yoluna devam etti; müzik, sahne ve kalabalıklar onu hep ileri taşıdı. Aralarındaki denge bozulduğunda, ayrılık kaçınılmaz oldu.

Yıllar sonra Marianne Faithfull bu dönemi, hem kendini kaybettiği hem de yeniden bulmaya başladığı bir eşik olarak anlattı. Mick Jagger ise gençliğinin bu önemli parçasını hiçbir zaman tamamen geride bırakmadı.

Marilyn Monroe & Arthur Miller

Marilyn Monroe ve Arthur Miller’ın aşkı, iki ayrı dünyanın birbirine dokunma çabasıydı. Marilyn, dünyanın en çok arzulanan yüzlerindendi; Arthur ise kelimelerle düşünen, içe dönük, entelektüel bir zihin. Birbirlerine çekilmeleri şaşırtıcıydı. Marilyn, Arthur’da ciddiye alınmayı, görülmeyi ve anlaşılmayı buldu. Arthur ise Marilyn’de, mitlerin ardındaki gerçek kadını.

Bu birliktelik, Hollywood ile edebiyat dünyası arasında kurulmuş bir köprü gibiydi. Marilyn, Arthur’un dünyasında daha “akıllı”, daha derin olabileceğine inanıyordu; Arthur ise Marilyn’i, saklandığı yerden sevmeye çalıştı. Ama şöhretin ağırlığı ve Marilyn’in ruhu bu evliliği sürekli sınadı.

Arthur’un Marilyn için yazdığı The Misfits, aslında bir aşk mektubu ama aynı zamanda bir veda. Setlerde büyüyen yalnızlık, artan bağımlılıklar ve anlaşılmama hissi, ilişkilerini aşındırdı. Birbirlerini sevmek istediler; fakat aynı dili konuşamadılar.

1961’de boşandıklarında, geriye tamamlanmamış bir umut kaldı. Marilyn, kısa bir süre sonra hayata veda etti. Arthur ise yıllarca bu ilişkiyi, hem sevdiği hem de kurtaramadığı bir insanın hatırası olarak taşıdı.


Sessiz, Şefkatli ve Güvenli


Audrey Hepburn & Robert Wolders

Her ikisi de hayatın ağır kayıplarını yaşamış, acıyı yakından tanımış ve zamanla kendilerini başkalarına yardım etmeye adamış iki insan… Audrey Hepburn ve Robert Wolders, daha sade, daha sakin bir hayat arayışındaydı. 1980 yılında bir akşam yemeğinde tanıştıklarında Robert eşinin ölümünün yasını tutuyordu, Audrey ise uzun süredir mutlu değildi. Bu ortak hassasiyet, aralarında beklenmedik bir bağa yol açtı. Kısa sürede ne kadar çok ortak yönleri olduğunu fark edip altı ay sonra ilişkilerini kamuoyuna açıkladılar.

İkimizin de zorlu dönemlerden geçtiği bir zamanda tanıştık; ancak ikimiz de ne istediğimizi çok iyi biliyorduk… Beraberlik.

ROBERT WOLDERS

Audrey’nin İsviçre’nin Tolochenaz kasabasındaki evine taşınan çift, dış dünyadan uzak, son derece dingin bir yaşam sürdü. Günleri sabah 7.30’da uyanıp ev yapımı reçelli ekmekle başlıyor; öğlene kadar UNICEF için çalışıyor, öğle yemeği için bahçeden sebze topluyor, akşamüstleri dinlenip üzüm bağlarında yürüyüş yapıyorlardı. Gösterişten uzak, korunaklı ve ritmi yavaş bu hayat, her ikisine de duygusal anlamda iyi geldi.

1987’de her iki oğlunun da evden ayrılmasının ardından Audrey, UNICEF İyi Niyet Elçisi olarak sahada daha aktif rol almaya başladı. Robert, bu yolculukların tamamında onun yanındaydı. Ancak 1992’de Somali’deki yoğun bir görevden dönen Audrey aniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldı. Karın bölgesine yayılmış nadir bir kanser teşhisi kondu; artık zamanları sınırlıydı.

Robert, hayat arkadaşının son arzusunu yerine getirmek için yakın dostları Hubert de Givenchy’nin özel uçağını ödünç aldı ve birlikte evlerine döndüler. Audrey’nin son haftaları, tam da istediği gibi geçti: İki oğlu ve Robert yanında, bahçede kısa yürüyüşler, sakin akşamlar ve geleneksel aile yemekleri…

20 Ocak 1993’te Audrey Hepburn, uykusunda usulca hayata veda etti. Ardında, onu sessizce ve koşulsuzca sevmiş bir kalp bırakarak…

Paul Newman & Joanne Woodward

Paul Newman ve Joanne Woodward’ın aşkı, Hollywood’un gürültüsüne karşı kurulmuş sessiz bir cümle gibiydi. Büyük skandallar, yıkıcı tutku ya da dramatik vedalar yok. Onların hikâyesi, birlikte kalmayı her gün yeniden seçmek üzerine…

1950’lerin sonunda tanıştıklarında Paul evliydi; ama Joanne’la kurduğu bağ, kısa sürede hayatındaki her şeyden daha gerçek hâle geldi. 1958’de evlendiklerinde şöhret kapıdaydı. Yine de onlar, spot ışıklarını evlerinin dışında bıraktılar. Üç çocuklu bir aile kurdular; Hollywood’un merkezinde ama onun ritmine teslim olmadan yaşadılar.

Joanne, Paul için fikrine güvendiği bir yol arkadaşıydı. Paul ise Joanne’in yeteneğini gölgede bırakmayan, aksine onu sahnenin ortasına davet eden nadir erkeklerdendi. Joanne Woodward’ın Oscar kazandığı The Three Faces of Eve filmi, bu ilişkinin güç dengesini özetler gibi: Birlikte ama eşit.

Paul Newman bir röportajında “Evde biftek varken neden dışarıda hamburger yiyeyim?” dediğinde, bu söz bilinçli bir sadakatin ifadesiydi. Onların aşkı, alışkanlığa dönüşmeden süren bir bağlılıktı; kolay olmadığı hâlde terk edilmeyen bir birliktelik…

50 yılı aşkın evlilikleri boyunca hastalıklar, yaşlanma ve sessiz vedalarla sınandılar. Ama kopmadılar. Paul Newman’ın ölümüne kadar süren ilişki, Hollywood’da nadir rastlanan bir şeyin kanıtıydı: Aşkın bazen tutku değil, istikrar olduğu gerçeği…


Zihin Ortaklığı ve Yoldaşlık


Diana & Reed Vreeland

Her daim fikirlerine saygı gösterilen, sohbetleri dikkatle dinlenen ve kusursuz bir stil anlayışıyla anılan bir çift: Diana ve Reed Vreeland. Diana, 1903 yılında Paris’te ayrıcalıklı bir hayata doğdu; I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde ailesiyle New York’a taşındı. Henüz 20’li yaşlarının başındayken, 1922’de iki kez Vogue tarafından “en iyi giyinen sosyetik” seçildi. Bir yıl sonra, düzenlenen bir kotilyon balasında Yale’den yeni mezun Reed ile tanıştı.

Tanışmalarını takip eden Mart ayında evlenmeye karar verdiler. Diana’nın her zaman mesafeli olduğu annesinin karıştığı bir skandal nedeniyle düğün hazırlıkları altüst olsa da, Vreeland çifti mutluluklarını ertelemedi. New York, Albany’deki çiftlik evlerine yerleşerek sade ve domestik bir yaşam kurdular. Reed’in finans sektöründeki işi nedeniyle bir süre sonra Birleşik Krallık’a taşındılar. Diana burada bir iç çamaşırı butiği açtı; kulaktan kulağa yayılan ünü sayesinde butik, kısa sürede seçkin müşterilerin uğrak noktası hâline geldi.

İlk görüşte aşktı. Hiçbir şey mutluluğumu bozamazdı. Reed bana kendimi güzel hissettirdi.

DIANA VREELAND

1933’te yeniden Amerika’ya döndüklerinde Diana, bu hayatı sürdürebilmek için yeteneğini daha görünür kılması gerektiğini fark etti. St. Regis’te düzenlenen bir davette dans ederken stil anlayışı ve sezgisel moda dili Harper’s Bazaar editörünün dikkatini çekti ve derginin editör kadrosuna davet edildi. Bundan sonrası, moda tarihinin en etkili dönemlerinden biri… Diana Vreeland, 1937–1962 yılları arasında derginin en uzun süre görev yapan isimlerinden oldu; dönemin estetik anlayışını şekillendiren bir figür hâline geldi.

Bu yükseliş boyunca Reed, geri planda ama her daim yanında durdu. Çift, 1955’te New York, Park Avenue’daki ünlü dairelerine taşındı. Ancak 1960’lı yıllarda Reed’e yemek borusu kanseri teşhisi kondu ve sağlığı giderek kötüleşti. O dönem Vogue’un editörlüğünü yürüten Diana, yoğun temposuna rağmen zaman yarattı; eşinin bakımını üstlendi, yanında oldu.

Diana tamamen yeni bir uzmanlık alanı yaratarak moda editörlüğünü icat etti.

RICHARD AVEDON

1966 yılında Reed’in hayatını kaybetmesiyle Diana derin bir yas sürecine girdi. Onu ayakta tutan hayal gücünün ve üretkenliğinin arkasındaki en güçlü destek artık yoktu. Bu kayıp, Diana Vreeland’in hayatındaki en ağır kırılma olarak kaldı.

Simone de Beauvoir & Jean-Paul Sartre

Onların aşkı, ilk görüşte tutuşan bir kıvılcımdan çok; uzun yürüyüşler, bitmeyen sohbetler ve kelimelerle kurulan bir yakınlıktı. Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre için aşk, birbirinin zihninde özgürce var olabilmekti. Aynı masada oturup saatlerce konuşabilmek, aynı fikre katılmadan da yan yana durabilmek…

Birbirlerine “hayat arkadaşı” dediler ama bu, alışıldık bir bağlılık biçimi değildi. Aşklarını kurallarla değil, dürüstlükle tanımladılar. Ayrı hayatlar, başka ilişkiler, farklı arzular… Hepsi açıktı, konuşulmuştu. Çünkü onlar için sadakat, gerçeği saklamamaktı. Simone, Sartre’ın zihnini ev gibi bildi; Sartre, Simone’un düşüncesini sığınılacak bir yer olarak gördü.

Simone de Beauvoir’in Jean-Paul Sartre’a yazdığı mektupları içeren “Sartre’a Mektuplar 1930–1939” kitabının kapak görseli

Birlikte yaşlanmadılar belki ama birlikte düşündüler. Kitaplar, mektuplar, tartışmalar ve kahveler arasında geçen bir ömür paylaştılar. Bu aşk; dokunmaktan çok anlamaya, sahip olmaktan çok eşlik etmeye dayanıyordu.

Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre’ın ilişkisi, romantizmin tek bir formu olmadığını hatırlatıyor. Bazen aşk, aynı soruyu ömür boyu birlikte sormaktır…

Sam Taylor-Johnson & Aaron Taylor-Johnson

Sam Taylor-Johnson ve Aaron Taylor-Johnson’ın aşkı, dışarıdan bakıldığında tartışmalarla çevrili; içeriden bakıldığında ise son derece net. İlk kez bir film setinde tanıştılar. Yaş farkı, ilişki henüz başlamadan manşetlere taşındı.

Sam için Aaron, yaratıcı bir eşikti. Aaron için Sam, onu olduğu hâliyle gören ve alan açan bir yol arkadaşıydı. Birlikte üretmeye, büyümeye ve görünmez bir sınır çizmeye karar verdiler: Özel olan, gerçekten özel kalacaktı.

Evlilikleri ve çocuklarıyla kurdukları hayat, sessiz bir istikrar üzerine inşa edildi. Gösterişli açıklamalar yerine tutarlılığı; cevap vermek yerine yaşamayı seçtiler. Sam kariyerine devam ederken, Aaron kendi yolunu çizdi. Birbirlerinin alanına saygı duyan, güç dengesini kuran bir birliktelik yarattılar.


Sanat, İlham ve Skandal


Jane Birkin & Serge Gainsbourg

Bir yanda hiçbir kalıba sığmayan, türler arasında gezinen, provokatif ve devrimci bir figür: Serge Gainsbourg. Şarkıcı, söz yazarı, aktör, şair, besteci ve yönetmen kimliklerini tek bir bedende taşıyan; Fransız müzik ve sinema dünyasının en tartışmalı efsanelerinden biri. Diğer yanda İngiliz oyuncu ve şantöz Jane Birkin; yıllar boyunca onun ilham perisi olan, varlığıyla Gainsbourg’un üretimini besleyen bir kadın.

İkili ilk kez Slogan filminin seçmelerinde karşılaştılar. Jane tek kelime Fransızca bilmediği için Serge onu başta liste dışı bırakmayı düşündü. Ancak ağlaması gereken bir sahnede Jane’e bir şans daha verildi. O sırada İngiliz besteci John Barry’den yeni ayrılmış olan Jane, gözyaşlarını tutamadı ve bu kırılganlık, sahneye neredeyse belgesel gerçekliğinde yansıdı. Rolü aldı.

Yüzü, sıra dışı üzgünlükteki gözleri ve güzel ağızıyla, gördüğüm diğer birçok yüzden çok farklıydı. Bana kelimelerle oynadığı bir şiirini okudu. İnanılmaz bir tirattı; çok romantik ve son derece komikti.

JANE BIRKIN

Film ekibi için verilen akşam yemeğinde, bir anlık tesadüfle masada baş başa kaldılar. Jane, Serge’yi dansa davet etti. Gecenin devamında bir Rus gece kulübünde görüldüler; Serge, müzisyenleri Jane için bir şarkı çalmaya ikna etti. Jane’in kendi sözleriyle, bu onun hayatındaki en romantik akşamdı…

1969’da Paris’te Serge’ün Brigitte Bardot ile görüntülenmesi büyük yankı uyandırdı. Skandalın ardından Jane ile birlikte ilk düetleri Je t’aime… Moi Non Plus’yu yayımladılar. Şarkı, erotik alt metni nedeniyle Vatikan tarafından yasaklandı; birçok ülkede sansürlendi. Tartışmalar büyürken, ikilinin ilişkisi de giderek derinleşti.

Ancak bu ilişki, tıpkı kendisi gibi uçlarda yaşandı. Takıntılı, yoğun ve yıpratıcıydı. Birbirlerini tutkuyla sevmelerine rağmen, aynı tutkuyla yaralandılar. 1983 yılında, birlikte olmanın ikisine de zarar verdiği kararını alarak ayrıldılar.

Ayrılığın ardından dost kaldılar. Sık sık telefonda konuştular, birbirlerinin hayatından tamamen çıkmadılar. Serge, yıllar boyunca kötü alışkanlıklarının bedenini ele geçirmesine izin verdi; bağımlılık, üretimin de yaşamın da merkezine yerleşti. 2 Mart 1991’de, Paris’teki 5 bis Rue de Verneuil adresindeki evinde ölü bulundu. Ölümüne dek Jane için şarkılar yazmaya devam etmişti.

Bazı aşklar mutlu sonla değil, ilhamla hatırlanır. Jane Birkin ve Serge Gainsbourg’unki, tam olarak böyle bir aşk…

Ingrid Bergman & Roberto Rossellini

Ingrid Bergman’ın Roberto Rossellini’ye duyduğu aşk, bir anda her şeyi geride bırakmayı göze almakla başladı. Şöhreti, saygınlığı ve Hollywood’un ona sunduğu güvenli hayatı… Hepsini. Rossellini, Bergman için sinemanın çıplak, dürüst ve insani bir dilini temsil ediyordu. Ingrid, tam da bu yüzden ona âşık oldu.

Bu ilişki bir mektupla başladı; Bergman, Rossellini’ye onun filmlerini izledikten sonra duyduğu hayranlığı yazdı. Ardından gelen buluşmalar, setler ve ortak üretim, aşkı kaçınılmaz kıldı. Ancak bu aşk, dönemin ahlak anlayışı için fazlasıyla sarsıcıydı. Bergman evliydi; Rossellini de. Birlikte olmaları Hollywood için affedilemezdi. Ingrid Bergman, yıllarca inşa ettiği “kusursuz kadın” imajını bir gecede kaybetti. Amerika onu dışladı, eleştirdi, cezalandırdı.

Ama Bergman geri adım atmadı. Rossellini ile birlikte Avrupa’ya gitti; onunla filmler yaptı, çocuk sahibi oldu, daha sade bir hayat kurdu. Bu aşk, alkıştan çok yalnızlık getirdi belki ama Ingrid’in kendi seçimiydi.

Ingrid Bergman ve Roberto Rossellini’nin hikâyesi, aşkın bazen mutluluk değil; özgürlük vaat ettiğini gösterir. Sevmenin bedeli ağır olabilir, ama bazı aşklar insanı kendine yaklaştırır…

Yoko Ono & John Lennon

Yoko Ono ve John Lennon’ın aşkı, bir fark edişle başladı. John, Yoko’dadüşünceyi, sanatı ve sınırları zorlayan bir özgürlük fikrini gördü. Yoko ise John’da, şöhretin gürültüsünün altında hâlâ sorgulayan, huzursuz ve cesur bir ruh buldu. Birlikte olduklarında aşk, kamusal bir eyleme dönüştü.

Bu ilişki, dünyanın gözleri önünde yaşandı ve tam da bu yüzden sert eleştiriler aldı. Yoko, Beatles’ın dağılmasının sembolü hâline getirildi; John ise konforlu kimliğinden sıyrıldı. Ama onlar için aşk, onaylanmakla ilgili değildi. Birlikte yatakta verdikleri barış mesajları, şarkılara ve performanslara dönüşen protestolar, sevmenin pasif bir hâl olmadığını gösteriyordu.

John Lennon ve Yoko Ono’nun yer aldığı “All We Are Saying” kitabının 40. yıl özel baskı kapak görseli

John Lennon, Yoko Ono ile birlikteyken bir insan, bir eş ve bir baba olmayı yeniden öğrendi. Yoko, John’un olduğu hâliyle sahneye çıkardı. Bu, romantik olduğu kadar riskli bir yakınlıktı.

John’un zamansız ölümü bu hikâyeyi yarıda bıraktı. Ama Yoko, aşkı bir yas nesnesine dönüştürmek yerine onu yaşamaya devam etti. Şarkılarda, sergilerde, sessizliklerde…

Yoko Ono ve John Lennon’ın hikâyesi, aşkın bazen bir duruş olduğunu hatırlatır..

Helena Bonham Carter & Tim Burton

Helena Bonham Carter ve Tim Burton’ın aşkı, iki yalnız hayal gücünün birbirini tanımasıyla başladı. Burton’ın karanlık, gotik ve tuhaf evreni; Helena’nın eksantrik, korkusuz ve sınır tanımayan varlığıyla karşılaştığında, ortaya ortak bir dünya çıktı.

Birlikte oldukları yıllar boyunca aşklarını yüksek sesle yaşamadılar. Kırmızı halılar, büyük açıklamalar ya da gösterişli romantik jestler yoktu. Bunun yerine, aynı estetik dili paylaşan iki insanınuyumu vardı. Helena, Burton filmlerinde; onun hayal dünyasının ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Burton için Helena, karanlığın içindeki mizahı görünür kılan bir eşlikçiydi.

Bu ilişki, klasik birliktelik kalıplarını da reddetti. Ayrı evlerde yaşadılar, kendi alanlarını korudular, iki çocuk büyüttüler. Aşk onlar için alan açmaktı. Birbirlerini dönüştürmeden, oldukları hâliyle kabul ettiler.

2014’te yollarını ayırdıklarında bile saygılarını, yaratıcı bağlarını ve ortak geçmişlerini inkâr etmediler.


Zamana Direnen Aşklar


Vanessa Redgrave & Franco Nero

Vanessa Redgrave ve Franco Nero’nun aşkı, zamanın sabrıyla yazılmış bir hikâye. İlk kez 1967 yılında Camelot filminin setinde tanıştıklarında, aralarında güçlü bir bağ oluşur. Tutku vardır, hayranlık vardır; fakat doğru zaman gelmemiştir. Hayatlar farklı yönlere savrulur, yollar ayrılır.

Yıllar boyunca ayrı hayatlar sürerler. Farklı ilişkiler, farklı ülkeler, farklı sahneler… Ama bağ kopmaz. Franco Nero, Vanessa’yı “hayatımın aşkı” olarak anmaya devam eder; Vanessa içinse Franco, daima geri dönülen bir fikirdir. Birbirlerinin hayatında var olamasalar da, birbirlerinden hiç çıkmazlar.

Bu aşkın en çarpıcı yanı, 40 yıl boyunca sessizce taşınması… Ne büyük bir skandala dönüştü, ne de dramatik bir vedayla bitti. Sadece bekledi. Ve zaman, nadiren yaptığı bir şeyi yaparak hak verdi.

2006 yılında, yıllar süren bu duygusal bağ nihayet evlilikle taçlandı. Geç gelen bir kavuşmaydı bu. Vanessa Redgrave ve Franco Nero’nun hikâyesi, aşkın bazen ısrarla ve sabırla tamamlandığını hatırlatıyor.


Yasaklarla Başlayan, Dirençle Kazanılan


Carlo Ponti & Sophia Loren

Yoksulluk içinde, bekar bir annenin gayrimeşru çocuğu olarak dünyaya gelen Sophia, daha 11 yaşındayken geleceğinin filmlerde olduğunu biliyordu. 1950 yılında katıldığı Miss Eleganza güzellik yarışmasının jürilerinden olan İtalyan film yapımcısı Carlo Ponti, Sophia sahneye adım attığı anda gözlerini ondan alamadı. O sırada eşinden ayrı yaşamasına rağmen hâlâ evli olan Carlo, Sophia’nın yetenek menajerliğini üstlendi; adını Sofia Scicolone’den Sophia Loren’e dönüştürdü ve kariyerinin yönünü belirledi.

Onu ilk gördüğüm anda benzersiz biri olduğunu anladım. Onda insanı büyüleyen bir şey vardı.

CARLO PONTI

Takip eden 4 yıl içinde Sophia, 30’dan fazla filmde rol aldı. Henüz 20 yaşındayken Carlo’dan elmas yüzükle evlilik teklifi geldi. Aralarındaki 22 yıllık yaş farkı ve Carlo’nun evli oluşu, ilişkinin başından itibaren sert eleştirilere yol açsa da, çift geri adım atmadı. 17 Eylül 1957’de, gözlerden uzak bir törenle evlendiler. Ancak henüz balayındayken, Katolik Kilisesi’nin boşanmayı tanımadığı ve Carlo’nun teknik olarak iki eşli sayıldığı ortaya çıktı; evlilikleri yasal olarak geçersiz ilan edildi.

Evliliği uzun süre önce biten bir adama aşık oldum. Onun eşi olmak ve çocuklarını doğurmak istiyordum.

SOPHIA LOREN

Yıllar süren mahkeme süreçleri sonuçsuz kalınca Carlo, radikal bir karar alıp Fransa’ya taşındı, İtalyan vatandaşlığından çıktı ve Fransız vatandaşı olarak boşanma talebinde bulundu. Uzun ve yıpratıcı bir mücadelenin ardından, 9 Nisan 1966’da Sophia ve Carlo yeniden karı-koca olduklarını ilan ettiler.

Sophia Loren’in yer aldığı “Dün, Bugün, Yarın: Bütün Hayatım” otobiyografi kitabının kapak görseli

Bu kez hiçbir engel yoktu. Film ve televizyon kariyerlerinde başarılarını sürdürürken, birbirlerine duydukları derin sevgi onları iki çocuklu, güçlü ve kalıcı bir aileye dönüştürdü. Yasaklarla başlayan bu aşk, nadir rastlanan bir kararlılıkla tamamlandı.

Kapak Görseli: Arthur Miller & Marilyn Monroe, Getty Images

Gülüm Dağlı
Gülüm Dağlı Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için